Reklamlar

Sideways

26 Nisan 2011

2004 / ynt: alexander payne / oyc: paul gimatti, thomas haden church, virginia madsen, sandra oh / komedi, dram / abd

Bazı filmler hayat gibi akar yavaş yavaş, büyük olaylar erir sanki hayatta olduğu gibi, geçer gider. İşte Sideways de böyle bir film.

Üstten baktığınızda basit bir komedi filmi gibi algılayabilirsiniz. Ancak biraz daha yakından bakarsanız hayata dair insanlığın bir çok endişesini anlattığını farkedersiniz.

Filmde, bir damat adayı ve onun en iyi arkadaşı düğünden bir hafta önce California’da şarap tatma konulu bir geziye çıkıyorlar. Biraz uzaklaşmak, biraz eğlenmek amaçları. Biri hayatında düzgün davranmaya çalışmış hep, genelde kaybetmiş. Diğeri ise çok ciddiye almamış hayatı, bu biraz da hayatın onu şımartmasından kaynaklanmış elbette. Öncelikle bu iki insanın yollarının kesişmesi dahi farkı görebilmek açısından çok önemli.

Toplam 7 günü anlatıyor film. Her yeni gün bir olayla işler karışıyor, dağılıyor ama en sonunda çözülüyor. Tıpkı hayat gibi…

Basit gibi görünüp ağır konular işlemiş film. Çok da güzel anlatmış derdini; aklını kullan, hayat geçiyor demiş, anlayana tabii…

Bu aralar kafamda bir melodi, papalapapapala… Sokakta güzel bir kız iki enstrumanla şarkı söylüyor. Güler yüzlü şirin bişey. Dinledikçe sevdim, sevdikçe dinledim. Dedim ya kafamda bir melodi dönüp duruyor papalapapapala

Çevirisine baktığımda kızdan da, melodiden de öte bir şeyler keşfettiğimi farkedip alıntılamadan edemedim. Meğerse günlerdir kafamda dönüp duran şey ne kadar ben, ne kadar bendenmiş…

Zaz – Je veux şarkı sözleri ve çevirisi

Donnez moi une suite au Ritz, je n’en veux pas ! / Bana Ritz’den bir suit(oda) ver, istemem onu !
Des bijoux de chez CHANEL, je n’en veux pas ! / Chanel’den mücevherler, istemem onu  !

Donnez moi une limousine, j’en ferais quoi ? papalapapapala / Bana bir limuzin ver , ne yapayım onu ?
Offrez moi du personnel, j’en ferais quoi ? / Bana hizmetçiler öner , ne yapayım onu ?
Un manoir a Neufchatel, ce n’est pas pour moi. / Neufchatel’da bir malikhane, bana göre değil.
Offrez moi la Tour Eiffel, j’en ferais quoi ? papalapapapala / Bana Eiffel Kulesi’ni öner, ne yapayım onu ?

Refrain: / Nakarat:
Je Veux d’l’amour, d’la joie, de la bonne humeur, / ben aşk, keyif , hoş mizaç (hoş sohbet olması daha olası gibi geliyor bana ama sözlük öyle diyor) istiyorum
ce n’est pas votre argent qui f’ra mon bonheur, / beni mutlu edecek sizin paranız değil
moi j’veux crever la main sur le coeur papalapapapala / ben elim kalbimde ölmek istiyorum
allons ensemble, découvrir ma liberté, / hadi beraber özgürlüğümü keşfedelim.
oubliez donc tous vos clichés, / yani bütün klişelerinizi unutun
bienvenue dans ma réalité. / benim gerçekliğime hoşgeldin(iz)

J’en ai marre de vos bonnes manières, c’est trop pour moi ! / Sizin iyi davranışlarınızdan bıktım, bu bana fazla !
Moi je mange avec les mains et j’suis comme ça ! / Ben ellerimle yemek yerim ve ben böyleyim !
J’parle fort et je suis franche, excusez moi ! / Doğrudan konuşurum ve açık sözlüyüm, özür dilerim !
Finie l’hypocrisie moi j’me casse de là ! / İkiyüzlülüğe bir son verin, bıktım bundan !
J’en ai marre des langues de bois ! Odunların dilinden bıktım !
Regardez moi, / Bana bakın
toute manière j’vous en veux pas et j’suis comme çaaaaaaa / herneyse, size kızgın değilim ve ben böyleyim
(j’suis comme çaaa) papalapapapala / Ben böyleyim…

ayrıca http://www.varol.us/kisisel/zaz-je-veux.html dan (ç) alıntıladım, teşekkürler 🙂

Gazze Blues

25 Nisan 2011

yazar : etgar keret – samir el-youssef / orj adı: gaza blues / yayınevi : siren / çeviri : avi pardo

Küçüklüğümden beri gerçekle hayalin içiçe girdiği öyküleri sevdim. Çünkü bana göre bu gerçek gibi görünen dünyamız bu kadar da gerçek olamaz.

İşte isminden de kendisini ele verdiği gibi Gazze Blues da böyle bir kitap. Gazze’de Blues yani, tahayyül etmesi ne kadar zor!

İsrail ve Filistin’den bu öyküler, diğer bir deyişle için için kanayan bir yaranın iki ucundan. Hafif hafif gülümsetirken içini buruyor insanın. Üstten bambaşka bir hikaye gibi görünse de içten içe yaranın kavurduğu insanların duygularını hissedebiliyor insan.

Etgar Keret’i daha önce de okumuştum. Tarzı aynı, dünyayı umursamaz gibi görünen acıklı hikayeler. Samir El-Youssef için de aynı kelimeler kullanılabilir. Hele Samir’in bir hikayesi insanı, insanlığı öyle güzel anlatmış ki. Hataları kabullenişi, hayatı çok ciddiye almakla almamak arasındaki sınırı. Bir de boşvermişliği…

Avi Pardo çevirisi gördüm mü almadan, okumadan yapamıyorum. Onun nefesi, kalemi sinmiş bu öykülere de, ne mutlu…

Yakın zamanda bu ikiliden yeni hikayeler okuyabiliriz umarım…

The Wrestler

21 Nisan 2011

2008 / tr: şampiyon / ynt: darren aronofsky / oyc: mickey rourke, marisa tomei / dram

Tamamen klişe bir konudan yola çıkılarak, yönetmen farkıyla başyapıt nasıl elde edilir dersi de denebilir “The Wrestler” için.

Amerikan Güreşini oldum bittim sevmeyen biri olarak bu filme hep önyargı ile yaklaşmıştım. Seyredince anladım ki aslında filmin güreşle ilgisi yok, söz konusu olan bir insanın yaşamı. O yaşama neleri kattığı…

Aslında bir gösteri türü Amerikan Güreşi. Her ne kadar spor gibi görünse ve bu işi yapanlar ciddi eforlar sarfetseler de temelinde bir şov.

İşte bu şova yıllarını vermiş yaşlı bir güreşçi var ekranda. Artık eski gücü, kuvveti yok. Yaşadığını hissettiği tek yer olan ringler artık onu değerli bulmuyor.

O da tutkusunu bir yana bırakıp hayatı bir yerlerinden tutmaya çalışıyor ama bu hiç kolay değil. Sorunlu bir ilişkisi olan kızına yöneliyor. Hatalarını tamir etmeye çalışıyor. Öncelikle içsel bir değişim gerektiriyor bu ve bir süre sonra bakıyor ki artık yapabileceği bir şey yok. Herşey çoktan olmuş bitmiş.

Mickey Rourke belki de biraz kendini oynadığı için bu kadar başarılı filmde. Eski şaşalı günlerini geride bırakmış bir sanatçı o da bir bakıma.

Diğer başrol oyunusu Marisa Tomei de orta yaşlı, artık popülaritesini yitirmiş bir striptizciyi canlandırıyor. O da aslında bir gösteri işinde. Ama o biraz daha akıllıca davranarak mesleğinin getirdiği kimlikten sıyırmış kendisini ve hayatını.

Bu öyle bir film ki, bir güreşçi ile bir striptizcinin dünyasına ayna tutulsa da konu çok tanıdık, bilindik ve hatta içimizden. Filmi acıyla seyrederken, bittiğinde de şöyle bir yutkunup kalakalıyor insan!

Bize diyor ki, iyi yaşa, değerlerini kaybetme sonra kazanmak çok zor. Yaşlandığında elinde kalacaklar çok önemli. Mutluluk veya huzura giden bir yol var ama kaçırırsan, kaybedersen dönmek çok zor. Seni mutlu ettiğine inandığın tek tutkun, seni, o bilindik karanlık sona “yalnız ve çaresiz” götürebilir.

The Hurt Locker

17 Nisan 2011

2008 / tr: ölümcül tuzak / ynt: kathryn bigelow / oyc: jeremy renner, anthony mackie / savaş, drama / abd

ABD’nin barışı sağlamak için gittiği topraklarda; Bağdat, Irak’ta geçiyor film. Bir bomba imha ekibinin yaşantısına tanık oluyoruz. Oldukça stresli ve zor elbetteki…

O kadar çok söylenecek söz var ki filmin arkasından. Öncelikle başarılı çünkü savaşın anlamsızlığını gösteriyor net olarak. İnsanlığın bu acıyı niye yarattığını, niye devam ettiğini anlayamıyorum. Savaşın, insanlıkla ilgisi olmayan, manasız bir edim olduğunu düşünen ben, sırf oscar alması sebebiyle nerdeyse zorla izledim filmi. Her karesinde de tekrar tekrar söyledim kendime bu acıya ne gerek var, insanlar neden ölüyor diye. Her karesinde içim sızladı.

Filme gelecek olursak. Oscarlık bir film değil tabii ki. Evet iyi bir film ve savaşı, daha da doğrusu insanlığın içindeki savşaşma güdüsünü anlatmış. Ben güdüyü anlamasam da bu güdüye sahip olan bir insanın hareketlerini gördüm diyebilirim. Ama oscar? hayır, hayır…

Her ne kadar tarafsız gözle çekildiğini iddia ederse etsin, ABD askerlerinin ne kadar da zor bir görevi sırf iyilik olsun diye üstlenmiş oldukları anlatılıyor !!! Bakın onlar da insan, aslında ne kadar da iyiler propagandası..

Gerçeklik katması için kameraların sürekli zoom değiştirmeleri, planlarda atlamalar vs bana pek sevimli gelmedi. Filme belgesel tadı katmış.

İyi bir savaş filmi denemez. Macera ya da drama olarak değerlendirilebilir. İzleyen de izlemeyen de bir şey kaçırmaz bana göre…

Stranger Than Fiction

16 Nisan 2011

2006 / ynt: marc forster / oyc: will ferrell, emma thompson, maggie gyllenhaal / fantastik, romantik komedi / abd

Sıradışı bir film ya da hikaye arayanlara göre “Stranger Than Fiction”

Çok zeki ve takıntılı bir adam olan Harold, şu yaşadığımız gerçek dünyada eşine rastlayamayacağımız bilgiler ediniyor kendisiyle ilgili. Önce bir roman kahramanı olduğunu sonra da yazarın henüz romanı tamamlamadığını öğreniyor. Roman tamamlandığındaysa kendisinin öleceğini…

Hayatı biterken henüz yapmadığı ama yapmayı çok istediği şeyler geliyor aklına. Bir yandan onları yapmaya çalışırken diğer yandan da hayatının romanının yazarına ulaşmaya çalışıyor, sonunu değiştirebilmek için. Yani ölmemek için. İşte bu koşuşturmaca içinde geçiyor film.

Hayatı yitirme tehlikesi altında insanoğlunun, aşk ve tutkuyla nasıl da hayata  tutunduğunu anlatıyor temelinde. Her an ölebileceğimizi, bu dünyadan gidebileceğimizi hatırlatıyor. Ve film bittiğinde kendinizi sorgular buluyorsunuz, istediklerimi yapmak için illa o kaçınılmaz sonu bilmek mi gerekiyor diye..

Dustin Hoffman, Emma Thompson gibi çok sevdiğimiz karakterler filmi üst sınıfa taşıyor. Will Farrell çok iyi bir performans çıkarmış da hani insan düşünmüyor değil, onun yerinde daha popüler bir yıldız oynasaydı bu film daha bilindik olmaz mıydı diye. Maggie Gyllenhaal’un sevimliliği ise göz kamaştırıcı. Hala “Sekreter” deki performansı aklımdadır…

Özetle hayata farklı bir pencereden bakmanızı sağlıyor film. Şöyle bir bakıp geçmek mi durup değiştirmek mi, tercih size kalmış..