Sonunda Boğa Güreşleri yasaklandı. Darısı Pamplona Festivali’nin başına.

Reklamlar

Zombi Dediğin

23 Temmuz 2010

Zombi dediğin böyle olur. Brad Pitt oynar. Bilmemkaç milyar gişe yapar. Zombi türü korku sevilsin sevilmesin sinemada izlenir.

Max Brooks’un zombi kıyametinden kurtulmanın yollarını anlatan ‘World War Z’ adlı grafik romanından uyarlanan filmin başrolünü yapımcılığı da yapacak olan Pitt oynayacakmış.

Konuyla ilgili tek kötü haber filmin vizyona 2012’de girecek olması.

(ntvmsnbc’den)

Küçük Bir Ara

23 Temmuz 2010

4 güncük tatil her derde devaymış. Bakalım görücez 🙂

Daha Neler!

20 Temmuz 2010

Spider-Man 4 için Tobey Maguire ile anlaşamamışlar! Andrew Garfield ile anlaşıldığının duyurusu yapılmış. Yorumum “daha neler” tadında. Bu yeni ismin de başarı ile oynayacağına eminim ama Tobey’nin yerini ne derece doldurabilecek şüpheliyim.

O kocaman mavi gözleri ile unutulmaz bir Örümcek Adam olan Tobey’nin halefi bir de Fincher’ın yeni projesinde oynamak için anlaşmaış. Eh merakla bekliyorum.

Andrew Garfield

Doğru Tespit!

19 Temmuz 2010

NTV sinema sayfasında bir haber yayınlanmış. “Nicholas Cage” o kadar çok “kötü film”de oynadı ki ona artık iyi oyuncu demek doğru değil diyor özetle. Çok da güzel bir Nicholas Cage filmolojisi yapılmış yazıda. Merak edenler için işte haberin linki;

http://www.ntvmsnbc.com/id/25114559/

Richard Gere ve Jennifer Lopez’i bir çok saçma sapan filmde izlemiştim de Susan Sarandon’a gerçekten şaşırdım.

Film öyle boş ki neden çekildiğine anlam veremedim. İşte benim bakış açımdan hikayesi;

“Orta yaşların sonlarını yaşayan bir adam, trenle işe gidip gelirken yolunun üzerindeki bir dans okuluna gözü takılır. Bunun tabii ki en önemli sebebi penceresinde dalgın dalgın dışarıya bakan genç güzel bir hanımefendidir. Bir süre sonra cesaretini toplayarak dans okuluna adımını atar. Asıl amacı kaçak bir aşk hikayesi yaşamak olduğu için de karısından bu yeni merakını gizler.  Bir yandan kızı izlerken diğer yandan da dans etmeyi öğrenir. Ancak kızın onu ciddi anlamda reddedişi üzerine tam da dansı bırakacakken sırf  amacının bu olduğu anlaşılmasın diye devam eder. Sonra anlaşılan bu işe kendine kaptırır. Ancak nedense inatla  eşine söylememektedir. (bence hala jeylo’dan umudu olması en büyük sebep)

Eşi de durumdan kuşkulanarak bir dedektif tutar. Kocasının gizli merakının dans olduğunu keşfeder ve katıldığı yarışmayı izlemeye gider. Sonra ipler kopar. Yeni kızdan umudunu tamamen yitiren adam karısına koşarak geri döner. Ancak karısı onu desteklemekte ve devam etmesini istemektedir. Bir süre de bunun inadını yaşadıktan sonra karısıyla olmak kaydıyla dans etmeye geri döner”

Böyle yazıldıgında oldukça dolu gibi görünüyorsa da “hayır” dolu değil tamamen boş bir film. Çapkınlık peşinde koşmak isteyen bir adamın karısına geri dönmesi asıl konu. Merak ediyorum o genç hanım hayır demeseydi ne olurdu.

Bir kaç dans sahnesi ve çalan müzikler haricinde tamamen gereksiz bir film. Bol bol jeylo poposu izleyebiliyorsunuz bir de.

Hele yan rollerde bulunan insanları da filmin sonunda birilerine yamamaları hiç olmamış.

Filmin gerçekten tek güzel tarafı Stanley Tukki’nin varlığı idi. Varolduğu her sahnenin aydınlandığını hissetim.

Tersnotu: 4 üzerinden 1 maalesef

Tony’yi Özledim

15 Temmuz 2010

The Sopranos…

Tam 6 sezon, 24 bölüm ve her bölüm 1 saat izledim. Yani 8640 dakika, 144 saat, 6 gün. Bir o kadar daha olsa yine izlerim.

Kalbimdeki yerini ne Lost ne de bir başka dizi alabildi. Her hareketiyle hayranlığımı kazanmış Antony Soprano’yu, otoriter karısını, akıllı kızını, çatlak oğlunu, süper kadın Dr. Melfy’yi.

Christopher başta olmak üzere tüm ekibi, hikayesini, New Jersey’i, kocaman arabaları, büyük ihtişamlı evleri, puroyu, bada bing’i, bilardo masası olan toplantı odalarını, uzun tırnaklı çok makyajlı kadınlarını…

Hayaller gerçek olsa Soprano yine başlasa…