bundan böyle http://missbeti.wordpress.com dayım. beklerim🙂

gözlerini sımsıkı kapat – john verdon

“gözlerini sımsıkı kapat” bir seri katil romanı.

ilçe polis teşkilatının çözemediği, şehrin en zengin ailelerinden birinde yaşanan cinayeti çözme işi emekli bir polis şefine kalıyor. aslında ailenin zenginliğine paralel olarak aynı vaka ile savcılık ve benzeri resmi kurumlar da ilgileniyor. polis şefi evde olaylara bulaşmasını istemeyen karısı ile çatışırken, diğer taraftan da bu resmi kurumlar ile karşı karşıya geliyor.

“emekli olup taşraya taşınması, eşinin istememesi, diğer kurumların yoluna taş koymaya çalışmaları” gibi tür edebiyatında sıkça karşılaştığımız unsurlar maalesef öykünün gerçekçiliğini yok ediyor.

biraz da bu formülizasyon sayesinde kurgunun mükemmele yakın olduğunu söyleyebilirim. yaratılan kişiler, olayın garip ve şaşırtıcı olması, merak uyandırması, eylemlerin temelinde gizli kalmış psikolojik sorunlara dayandırılması gibi yönleri benim beğendiğim tarafları oldu.

ancak daha önce bahsettiğim klişeler ve roman kahramanının aynı olayları sürekli kendi kafasında evirip çevirmesi, bu doğrultuda “acaba öyle olsa böyle mi olurdu” gibi soruların sürekli aynı eksende tekrar etmesi insanı biraz sıkabiliyor.

seri katil hikayesi olarak düşündüğümde sıradanın sadece bir tık üzerinde olduğunu söyleyebilirim. ama yazarın önceki romanı “aklından bir sayı tut” ile karşılaştırırsam bu roman sınıfta kalabilir…

22 Mart 2012

serenad – zülfü livaneli

zülfü livaneli’nin son kitabı “serenad”, tarihi bir insanlık dramının ışığında günümüzde geçen bir hikayeyi anlatıyor.

dünyaca ünlü bir bilimadamı türkiye’yi 3-4 günlüğüne ziyaret edecek ve bir konuşma yapacaktır. yaşı oldukça geçkin olan profesörü ağırlamak üniversite rektörlüğüne bağlı halkla ilişkiler departmanında çalışan 36 yaşında bir kadına düşmüştür. bu kısa ziyaret sırasında kadın kahramanımız struma gemisi dramını öğrenecek ve çeşitli gelişmeler sonrasında da hayata bakışı değişecektir.

önce bu günümüzde geçen hikayeye değinmek istiyorum. 36 yaşında bir kadının bir erkekle flört etmesi ama cinsellik yaşamaması, işini kaybettiği halde ve ciddi bir birikimi olmamasına rağmen para sıkıntısı yaşamaması, üniversitede normal bir çalışan olmasına rağmen yeşil pasaportunun olması, başı sıkıştığında hızır gibi birlerinin yetişmesi, garip ajan hikayeleri vb yönleri ile bu kısım bana yaratıcılıktan oldukça uzak ve gerçekdışı geldi. kötü değil elbette ama iyi de değil.

ayrıca yine bu hikayede sürekli devletin tek taraflı olarak yargılandığını da gözlemledim ben. zamanın dünya ve türkiye koşulları gözetilmeden suçlamalar yapılmış biraz. kişisel özgürlüklere inanan biri olarak her suçu yapıldığı dönemin şartlarını da gözönünde bulundurarak yargılamak gerekir diye düşünüyorum. ama  tabii bunu böyle ortadan ve tek cümle ile savunmak, aktarmak güç. özellikle de başta bahsettiğim romanın ikinci yüzü olan struma dramından bahsedersek.

bu olay başlı başına bir insanlık dramı, adı geçen tüm ülkelerin de ayıbı. (almanya, ingiltere, türkiye, romanya, sovyetler birliği)

bu kadar yakın tarihte yaşanmış olmasına rağmen bilinmemesi de çok çok acı…

ağırlıklı wiki’den;

struma olayı, II. dünya savaşı sırasında nazilerden kaçan yahudileri, filistin’e götürmek üzere romanya’dan yola çıkan struma gemisinin istanbul açıklarında bir sovyet denizaltısı tarafından batırılmasıdır.

istanbul açıklarında motoru bozulan ve yolcularının karaya çıkmasına izin verilmeyen geminin batırılması sonucu 768 kişi hayatını kaybetti. struma’nın batışı, II. dünya savaşı’nın denizde en fazla sivil kayba yol açan olayı olarak tarihe geçti.

bu olayın pek çok acı, kabul edilemez tarafı var. biraz araştırdığında insanın kanı donuyor.

geminin bir kömür gemisi olması, insan taşımaya elverişli olmaması, 300-350 kişilik gemiye 800 e yakın kişinin çok lüks olduğu yalanıyla bindirilmesi ve bilet için fahiş fiyat alınması, İstanbulda karaya oturduktan sonra ingiliz hükümetinin izin vermemesi sebebiyle insanların yaklaşık 2.5 ay sarayburnu açıklarında bekletilmesi ve en son olarak karadenize romorklarla çektirilmesi, orda da hala tam olarak belirlenemeyen ama sonradan sovyet denizaltısı olarak tahmin edilen bir gemi tarafından batırılıması, 768 sivilin göz göre göre öldürülmesi…

bu batırılma sonucunda gemiden sadece 1 kişi kurtulmuş. Bir de henüz sarayburnu açıklarında beklerken bir aile. Bu ailenin kurtulması ise daha da acıklı. vehbi koç o dönemlerde bir benzin şirketinin ortağıymış. işte bu kurtarılan aile de o şirketin sahibi. vehbi koç gücünü kullanarak çeşitli mevkilerle görüşüyor ve nasıl oluyorsa bir ailenin kurtulmasını sağlıyor.

kitapta bu olaydan da bahsedilmediğini üzülerek belirtmek istiyorum. bence bu olay da insan ırkının ne kadar vahşi ve acımasız, çıkarları doğrultusunda da ne kadar becerikli olabileceğini anlatıyor. diğer 768 kişinin varlıklı ortakları olsaydı onlar için de herşey farklı olabilirdi belki.

sonuç olarak kitap kendi hikayesiyle çok sıradan olmakla birlikte, tarihe tuttuğu ışık ile çok başarılı.

siyah kan

22 Mart 2012

siyah kan – jean-christophe grange

Grange romanları içinde beni en çok etkileyenlerden biri olduğunu söyleyebilirim. En güzeli değil ama en çok etkileyeni. Bu romanı diğerlerinden ayıran en büyük özellik ise kahramanı sevmiyor oluşunuz. Seri katil hikayelerinin peşinden giderek onlarla ilgili haber yapan kırklarında bir gazeteci bu kahraman. Uzakdoğu’da yaşayan ünlü bir fransız dalgıcın cinayet şüphesiyle tutuklanması üzerine harekete geçiyor ve bu konuda bir yazı hazırlamaya başlıyor. Katilin izini sürdükçe kendi hayatında da bir takım gelişmeler oluyor.

Sırrın peşine düşen kahraman bir çok grange romanında olduğu gibi ülkeden ülkeye, şehirden şehire geçiyor.

Romanı bitirdiğinizde ağzınızda acı bir tat kalıyor işin gerçeği. Bu tadın sebebi hem insanoğlunun vahşi doğası hem de bu vahşete rağmen medeniyetin nasıl da bu denli ilerleyebiliyor oluşu…

uyuyana kadar

22 Mart 2012

uyuyana kadar – s.j. watson

başına gelen bir kaza sonrasında hafıza kaybı yaşayan bir kadının gerçeğe, gerçek geçmişine ulaşma çabasını anlatıyor “uyuyana kadar”.

konusu biraz memento filmini anımsatıyor aslıda. çünkü yaşadığı hafıza kaybı her sabah yeniden tekrar ediyor. yani uyandığında hem dünü hem de tüm hayatını hatırlamıyor. ancak bir süre sonra kendi gerçeğini hatırlamak istediği için bir doktorla beraber çalışmaya başlıyor ve bir anlamda kendi bilinmezinin peşinde düşüyor. bu doğrultuda ise güveneceği tek kişi kendisi…

kitap genelinde negatif bir dille yazılmış. o kadının her sabah duyduğu depresif hali ve merakı hissediyorsunuz okurken. bu da olayı daha yakın hissetmenize yol açıyor. tek sıkıntı her bölümde aynı soru işaeretlerini yeniden yeniden yaşıyor olmanız. kahraman kendi içinde yeniden keşfediyor ama biz okurlar biliyoruz ve tabii buraları okurken biraz sıkılıyoruz.

“uyuyana kadar” son dönemde okuduğum, yeni dönemde yazılmış en iyi gerilim romanlarından biri…

the bridges of madison country – 1995

Dün akşam en ünlü aşk filmlerinden biri olan “The Bridges Of Madison Country” filmini ilk kez izledim. Film Robert James Waller’ın çok satan kitabından uyarlanmış.

Evli ve iki çocuk annesi bir kadınla, national geographic dergisinde çalışan ünlü bir fotoğrafçının 4 günlük yasak aşkını konu alıyor.

Ön planda gerçek bir tutku aktarılıyor olsa da film arka planda ciddi ortayaş bunalımlarına değiniyor. En çok da toplumun kadın üzerindeki eş ve anne olma baskısının getirdiği sonuçları gözlemliyoruz. Romantik dokusunun altında ailesi ile sevdiği adam arasında sıkışıp kalan bir kadının başka bir adama aşıkken kocasıyla hayatına devam etmesini de erdem olarak algılıyoruz.

Bir diğer bakış açısı ise gençliğinde hayallerinin peşinden giden ile gitmeyen arasındaki farkları anlatması.

Benim aklıma filmle ilgili aslında pek çok soru takıldı. Öncelikle çiftlerden biri olan erkeğin duyguları ya da yaşadıkları, nerden gelip nereye gittiği hiç verilmemiş. Dolayısıyla biz filme kadının gözüyle bakmışız. Bu da aralarında ki o büyülü aşkın nerden geldiğini anlayamamamıza yol açmış.

Evet erkek “bu olay insan hayatında sadece bir kez yaşanır” diyor ama diğer kadınlarla neler yaşadığından, ya da “francesca” nın diğerlerinden öne çıkan taraflardan bahsetmiyor.

Ben bu yaşanan aşkın, “francesca” nın aslında hayallerinin peşinden gitmemesinin pişmanlığını duyduğu bir dönemde yolunun hayallerinin peşinden giden biri ile kesişmesi ile ilgili görüyorum. ortamın müsait olması yani eşin ve ailenin şehir dışında olması da büyük bir şans.

Özetle bir aşk filmi olarak değil, orta yaşlarının ortasında başka bir hayat yaşamak isteyen bireyin geç kaldığını farketmesi ancak farketse bile aile ve sorumluluklarını belki de bahane ederek yine “hayallerinin peşinden gidemeyişinin” filmi olarak görüyorum.

Bu film için 10 kilo alan meryl streep’in oyunculuğu muhteşem. Zaten bu rolüyle o dönemde aday olmuş.

Ancak eastwood için aynı şekilde muhteşem bir oyunculuktan bahsetmek zor. Filmin çevrildiği 1995 yılında streep 46, eastwood 65 yaşındalar. Dolayısıyla zaten aralarında gözle görünen bir yaş farkı var ve aslında belki de olmasaydı daha güzel olabilirdi. Bu arada yönetmen koltugunda eastwood’un oturduğunu da söyleyeyim.

1990’ların en iyi filmleri arasında gösterilen film bana göre “aşk filmleri” nde değil “yaşamı ve kaderi sorgulama filmleri”nde mutlaka izlenmeli olanlardan…

The Grey olmamış

18 Mart 2012

imdb notunun 7.3 olması ve başrolde liam neeson’un olması sebebiyle büyük bir merakla izlemeye başlamıştım filmi. ama maalesef, kartpostal tadında ki kış manzaraları dışında tam bir fiyasko diyebilirim. hatta ah o iki saatime yazık oldu.

film izleyiciyi kader, ölüm, yaşam gibi kavramları sorgulamaya sürüklemek istese de maalesef hiç başarılı olamıyor. bunun en büyük sebebi de klişelerle dolu olması. seyrederken insanın aklı sürekli yok canım daha neler bu kadar da olmaz ki gibi düşüncelerle doluyor.

the grey, yoğun kış şartlarının hüküm sürdüğü bir bölgeye düşen uçaktan sağ kurtulan insanların yaşam mücadelesini anlatıyor. asıl zorluk ise bir kurt sürüsünün bölgesinde olduklarını anladıklaında ortaya çıkıyor.

bol kanlı sahneler ve gerilimin arttığı planlarda verilen abuk sabuk ses efektleri filmi sunileştirmiş. kurtların, sağ kalanları, tek tek öldürmeleri de insana ucuz korku filmlerini anımsatıyor. orda da bilirsiniz katil sırayla öldürür kurbanlarını.

bu film bendeki liam neeson’un her filmi güzeldir imajını lekeledi. cool bakışları ve herşeyi bilen adam pozları da çok yapmacıktı.

özetle soğuk bir filmdi. hele şu güzelim bahar ayları yaklaşırken yanlış tercih oldu…