my dear frodo

25 Şubat 2012

fragmanını izleyince sanki eski dostlarımla karşılaşmış gibi hissetim. hele o fragmanın son saniyelerindeki keman tınısı….

orta dünyayı, iyi niyetli hobbitleri, yakışıklı, güzel ve bilgin elfleri, hırsları ve tutkuları ile insanları, komik cüceleri. kısacası orta dünyayı çok özlemişim. fragmanda geçen “next december” a daha çoook varsa da gelecegini bilmek bile güzel.

özetle peter jacksonun yönettiği hobbit 2012 aralıkta bizimle olacak. fragmanı için size şöyle alayım –>

 

çok komik bu türk filmi replikleri, bir sürü siteden kopyaladıgımdan adres filan vermiyorum. zaten hepsi google da benden önce çıkıyor!  benim gönderecegim tıklayıcıya ihtiyaç yoktur :p

ama ben eledim çok, gülmediklerimi cıkardım desem daha doğru olacak. buyrunuz :)

birinci ve en komiği: kancık kelleni ödlek bedeninden ayırmaya geldim!

* güzel olduğunuz kadar küstahsınız da…

* senin annen bir meleki yavrum

* resimdeki bu amca kim anne?

* tanrım ne kadar bedbahtım

* benim de senin yaşlarında bir oğlum vardı evladım

* biz ayrı dünyaların insanıyoz

* ne kadar mes’udum

* ağlamıyorum, gözüme toz kaçtı

* vücuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla

* bana yıllar öncesinde çılgınca sevdiğim birini hatırlattınız

* bizim gibi insanlar namusları için yaşar, şerefleri için ölürler.

* ya justinyanus buna osmanlı tokadı denir

* demek aşkımız bir yalandı

* evinin kadını, çocuklarının anası olacaksın

* babanın kanını yerde koma oğul

ve simdilik cüneyt arkının muhteşem oyuncak araba performansı ile yazıma son veriyorum. bi de babam cüneyit der ki bunun konumuzla alakası yok :)

güzel şarkıydı…

24 Şubat 2012

bu versiyonu daha da güzl olmuşşşş…

sanırım çektiğimiz sıkıntılardır yaşadığımızın en büyük kanıtı…

benim oscarlarım

24 Şubat 2012

2012 oscarları dağıtılmadan her yıl yaptıgım küçük geleneğimi tekrarlıyor ve son birkaç haftadır aday filmleri izliyorum. tabii artık filmleri internetten seyredebildiğimizden açıkçası bu benim için çok daha ucuz ve kolay bir eylem oldu. korsana karşıyım o ayrı!

işte seyrettiklerim ve söyleyeceklerim,

midnight in paris

çok sevimli bir film. üstelik insana umut aşılıyor. 1920 lerin parisini izlemek, çok sevdigimiz yazar, ressam gibi sanatçılarla bir nebze de olsa karşılaşıyor olmamız muhtesem. marion cottilard çok büyüleyici, owen wilson bu role çok uymuş. filmin atmosferi de mükemmel. ama bir diğer taraftan senaryoyu çok özgün bulmadım. birçok filmde işlenen bir tema zamanda yolculuk. bu sebepledir ki çok şans tanımıyorum.

the artist

bir muhteşem film.  

ölümüne hayvansever ya da köpeksever  olarak, köpeğe bayıldığımı söyleyeceğim tabii ki ilk olarak.

senaryo ve konu olarak da çok güzel. hem sinema sanatına gerçek bir saygı gösterisi, hem çok güzel bir aşk hikayesi ve hem de sessiz sinemadan sesliye geçildiğinde yaşanan buhranı çok iyi anlatmış.

erkek oyuncu oscarını jean dujardinin alacağını düşünüyorum.

hugo

yine sinemanın bir sanat olmasına büyük katkısı olan bir yönetmene (george melies) saygı niteliğinde olmasıyla öne çıkıyor film. “the invention of hugo cabret” isimli kitaptan uyarlama yani melies’in gerçek yaşamı değil anlatılan. ama anlatılmaya çalışılan aslında o. bu sanata gönlünü vermişlere adanmış film bir anlamda. hayatlarını adamış ama bir süre sonra unutulmuşları anmış yönetmen.

ilk yarıda biraz sıkılıp darlansanız da masalsı yapı sizi bir şekilde büyülediğinden ekrana bakmaya devam ediyorsunuz.

ben en iyi yönetmen oscarını bu filmle martin scorsese’nin alacağını düşünüyorum. bir de uyarlama senaryo elbette.

the descendants

bu filmde sanata saygı ya da mükemmel çekimler yok belki ama insana ve insanlığa dair çok şey var. aşk, sevgi, aile, sadakatsizlik, maddiyatın önemi gibi günümüz insanının boğuştuğu kavramları sorguluyor. çok güzel bir film, bize dair çok güzel bir ayna.

ben en iyi film oscarının bu filme verileceğini düşünüyorum.

war horse

muhteşem bir film elbette. müthiş bir drama. ön planda bir at sahibi ile at arasında ki duygusal bağ anlatılırken arka planda savaşın korkunç yüzü sergileniyor. her yönüyle çok başarılı buldum. iki üç kez de ağladığımı itiraf edebilirim!

ben en iyi görüntü yönetimi oscarının bu filme verileceğini düşünüyorum.

moneyball: the art of winning an unfair game

spor filmlerinin bir çoğunda gördüğümüz aynı eksende ilerliyor film, kısaca azmin zaferi de diyebiliriz. ancak bu filmin alt metninde düzene bariz bir isyan var. eski bir beysbol oyuncusu olarak şimdi geldiği bir kulübün genel müdürlüğü koltuğunda, kendisinin bir zamanlar birebir yaşadığı hayalkırıklığının sebebi olan ve değiştirilmesi çok zor gibi görünen düzene isyan. ancak finalinde başarılı da olsa düzenin değişmediğini görerek belki de bir kez daha hayalkırıklığına uğruyor.

brad pitt çok iyi bir oyunculuk sergilemişse de oscarlık değil gibi geldi bana. zaten ben ona en çok bu gibi rolleri yakıştırıyorum. şımarık, ukala ama akıllı…

jonah hill i yardımcı erkek oyuncu oscarına çok yakın görüyorum. ve uyarlama senaryo olarak da kalbimden geçen film bu.

 

diğer adaylıklar

tinker tailor soldier spy’da gary oldman’ı, ejderha dövmeli kız’da da rooney mara’yı izledim. ikisi de tabii ki süper oynamışlar ama oscar alacaklarını sanmıyorum…

ferzan özpetek son filmi “şahane misafir-magnifica presenza” nın çekimlerini bitirmiş.

kendisinin çok sevdiğim filmleri var elbet ama benim bu yazıyı ekleme sebebim filmde cem yılmaz’ın bir hayaleti canlandırıyor oluşu. hatta bunu ekleyip gitmiyorum, bir de fragman ekliyorum.

film 30 mart 2012 de vizyona girecekmiş ve çekimlerinin büyük kısmı türkiye’de, istanbul ve mardinde geçmiş.

 

1899 – 1980 yıllarında yaşamış büyük dehanın 70 e yakın filmi vardır. ilk filmlerini doğduğu londra’da çekmiş, 1940′tan sonra hollywood’a transfer olmuş. ilk filmleri sessiz dönemdedir.

durakta bekleyen bir figüran gibi küçük rollerle yaklaşık 37 filminde kısa süreli kendisi de görünür. hatta küçük bir teknede gecen lifeboat filminde etraftan gecen biri olamayacagı için teknede yeralan bir gazetenin reklamında resmi bulunur. son çektiği filmlerde izleyenlerin filme olan dikkatini dağıtmamak adına ilk sahnelerde görünmeye dikkat etmiştir.

ben bu yakınlarda 13-14 filmini izledim. (3-4 tanesini yeniden) bu sebeple kendi en iyi 10 performansımı yapmaya karar verdim.

işte alfred hitchcock en iyi on performansı:

10. vertigo
neden seyredilmeli : bugulu cekimler, ön planda nesnenin/kişinin dururken arka planın zoom yapılması gibi sinema sanatına kazandırdığı yenilikler için…

9.the lady vanishes
neden seyredilmeli : romantik komedi tadında olup, sevimli esprilerin havada uçuştuğu ama yine de gerilimi yaşatması sebebiyle…

8.lifeboat
neden seyredilmeli : 40 üzerinde her deneyimi yaşadığını düşünen connie karakteri bir yana, küçük bir teknede insan karakterlerini anlatabilme başarısı sebebiyle…

7.north by northwest
neden seyredilmeli : cary grant’in tatlı esprileri, sevimli bir gerilim ve tabii ki sinemanın en ünlü uçaktan koşarak kaçan adam sahnesi için

6.rebecca
neden seyredilmeli : joan fontain için seyredilmeli öncelikle. o tatlı bugulu bakışlar, sahiplenici aşık, cesur ama bir o kadar da korkak, ürkek tavırları görülmeli mutalaka. film de süper o ayrı..

5.psycho
neden seyredilmeli : pek bir şey demeye gerek yok. sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak geçiyor zaten. bu filmde iyi karakterlerin aydınlıkta, kötülerin karanlıkta olmalarına dikkatinizi cekerim. (baş kadın karakter örneğin hırsızlığı yapmadan önce beyaz, yaptıktan sonra siyah iç çamaşırı giyer)

4.the birds
neden seyredilmeli : beni en cok geren film dolayısıyla seyrettiğim en iyi gerilim filmi diyebilirim. hayır sayesinde kuşları gördüğümde ürkmüyorum. ama evet kuşları gördüğümde bu film aklıma geliyor.

3.notorious
neden seyredilmeli : ingrid bergman ve cary grant çifti için öncelikle seyredilmeli bu film. özellikle bergman, nasıl aşık, o bakışlar nasıl tatlı. çok begendim bu filmi. her ne kadar gerilim filmi olsa da çok iyi bir aşk filmi aynı zamanda.  

2. dial m for murder
neden seyredilmeli : yıllar sonra michael douglas ve gwyneth paltrow dan izledigimiz “perfect murder” in esinlendiği film bu. öncelikle bu sebeple izlenmeli. bunun yanısıra nerdeyse tek mekanda çekilen filmlerin en iyi örneklerinden. ve tabii süper bir dedektiflik öyküsü.

1. rear window
neden seyredilmeli : tek mekanda çekilen en önemli film. ayagı kırılan br gazeteci ile birlikte aynı odaya mahkum olmak. bir katili kovalamak, o şüpheyi taşımak. grace kelly ile evlenmeyişine sinir olmak vs vs muhtesem bir film. bir numarayı fazlasıyla hakediyor!

durmak yok, alfred hitchcock izlemeye devam…

whitney houston demek

14 Şubat 2012

whitney houston demek benim için çocukluktan gençliğe adım atmaktı. tam onun parladığı dönemlerdi saç fırçasıyla ayna karsısında kendi kendime sarkı söylediğim zamanlar.

hele bodyguard’ı izleyişim. ilk aşk hayali. aşkın sonsuza dek yaşayacağı hayali. kim i will always love you şarkısında ki bir anlık durmanın ardından gelen o isyankar baterinin sesini unutabilir ki. sonrasında da onun ”ve seni sonsuza dek seveceğim deyişini, haykırışını” 

aşkta imkansızın olmadığına inanç. isyancı bir aşk üstelik. siyahi ile beyazın, zengin ile fakirin, ünlü ile sıradanın, güçlü ile zayıfın aşkıydı. evet aşkta imkansız yoktu.

ben onla büyüdüm desem de yalan olmaz aslında. vhs videoya aldıgım kliplerinin karşısında “i wanna dance somebody” ile az mı dans ettim.

RIP whitney, allah rahmet eylesin. son günlerin moda lafıyla ışıklar içinde yat.

ne ben, ne de müzik dünyası unutur seni. bunun sana bir faydası var mı bilinmez elbet…

sevgiyle whitney, öpücüklerimle :( ….

 

iki ejderha dövmeli kız’ı da seyretmeden yazamadım nedense.

hoş bir süredir de yazamıyorum zaten de o apayrı bir konu.

efendim öncelikle ikisinin de artıları eksileri var tabii ki. hiçbirimiz 800 sayfalık bir kitabın filminin muhtesem bir uyarlamasını beklemiyorduk ki olsaydı şahane olurdu…

konunun anlaşılabilirliği açısından ikisi de fena sayılmaz aslında. maalesef gerek tek kitap, gerekse üçleme olarak düşünüldüğünde çok önemli detaylar yok maalesef. 

isveç yapımında kurutulmuş çiçeklerin her yıl geldiği söyleniyor ama dogumgununde, dünyanın çeşitli yerlerinden geldigi söylenmiyor mesela. bu önemli bir detay cunku burda katilin onunla dalga gectigini düşünüyor. burada zengin ama manyak bir katilin varlığına inanıyoruz.

abd yapımında ise mikaelin asıl bu işe  başlama sebebi olan wennerström dosyasından nerdeyse bahsedilmiyor!

bu ikisi de tabii önemsiz gelebilir. ama bunlar gibi bir sürü eksik bilgi var filmlerde…

iki filmde de lisbeth yan karakter gibi duruyor örneğin. oysa ana hikaye ve karakter o. aile yapısı, nasıl o hale geldigi, polisleri sevememe sebepleri vb karakter analizine girilmeden klasik bir punkmış gibi betimleniyor. ilk filmdeki kızımız her ne kadar iyi oynamışsa da lisbeth manyaklığı derecesini çok verememiş, ben abd yapımındaki rooney mara’yı daha çok beğendim. beğendim dedimse oscara aday olacak kadar değil elbet!

mikaele gelince… kitapta onun bir şeytan tüyü var, kadınlar karşı koyamıyor ya da bir şekilde hoşlanıyorlar bu adamdan. biraz muzip ama anlayışlı. don juanımsı, her kadını mutlu edebiliyor. her kadın onunla yatmak istiyor nerdeyse tanıştıgı, ama baglanılacak adam olmadığını da biliyorlar. yani kadınlara kendini kullandırıyor bir diğer anlamda.

iki filme de bakalım bu tabire uyan bir şey var mı? kesinlikle yok. isvec yapımında biraz daha anlayışlı  ve sevimli görünüyor. ama abd yapımındaki mikael tamamen cool adamı oynuyor. oysa kitaptaki mikael o değil.

mekanlar da isvec filminde biraz daha gercekci, köprü ya da mikaelin kaldığı kulube mesela.

isveç yapımı olan film kitaptaki soguk ama içine alan duyguyu daha iyi vermiş. abd yapımı ise tam cool bir film olmuş. içine almıyor, izleyicisi oluyorsunuz. oysa kitapta nerdeyse beraber nefes alıyorduk.

benim hayalim david fincher’ın yani abd yapımının yönetmeninin filmi amerikanlaştırması şeklindeydi. belki o zaman kitabın dışında başka lezzetler alabilir, fincher fanları olarak tatmin olabilirdik. o sanki bu riski hiç almadan neredeyse aynı filmi çekmiş.

sonsöz olarak; iki film de heyecanla izlenebilir ve kesinlike zaman kaybı olmaz. ama ikisi de orta sınıf birer uyarlama. konunun anlaşılması için isvec yapımı daha net gibi geldi bana. ..

Gerçek Karanlık

15 Ocak 2012

Biliyor muydunuz’a bir kaç madde eklesem dedim;

* Sin City’nin yönetmeni Frank Miller, Film Noir için şöyle bir yorumda bulunmuş; “film noir öyle sanıldığı gibi mekanlarla, ışıkla, kılık kıyafetle ilgili değil; direkt olarak karakterlerin iç karanlığı ile ilgilidir.”

* “Double Indemnity” 1920′lerde işlenen bir cinayetten esinlenilerek yazılan bir kitaptan uyarlanmış. Brian De Palma’nın ünlü Femme Fatale filminde televizyonda bu film görünüyormuş.

* Philedelphia filmi malum bir gay çift üzerine kuruludur. Ancak gerçek öyküye dayanmasına rağmen filmde bu bahsedilmez. Film sonrasında gay çiftin aileleri dava açmış ve tazminat kazanmışlar. Filmde Antonio Banderas’ın oynadığı eş de gerçek hayatta AIDS’e yakalnmış ve eşinden sanırım 4 yıl sonra o da ölmüş.

* Elia Kazan, 1909 yılında Türkiye’de doğmuş bir Rum’muş. Ancak 4 yaşında ailesi ABD’ye göç etmiş. Yılmaz Güney ile arkadaş olan yönetmen onu hapishanede ziyaret etmiş. Ancak 1950′lerde Amerika’da da komizm karşıtı bir dönem yaşanırken bir çok arkadaşını ihbar ettiği gerekçesiyle mimlenmiş birisidir. 1990 yılında Oscar’larda yaşam boyu ödülü alırken salonun yarısı bu oly sebebiyle kendisini protesto etmiş ve alkışlamamıştır. Sean Penn de protesto edenler arasındadır.

* Serpico filminde Serpico’yu oynayan Al Pacino’nun boynunda bir ayyıldız kolye görürüz. Gerçek bir polisin yaşamından uyarlanan filmde bu kolyenin hikayesi de çok ilginç. Serpico, polisliğinin ilk yıllarında Türkiye’den gelerek uzmanlık yapan bir polisle arkadaş olur. Bu Türk polis geri dönerken ona bu kolyeyi hediye eder ve Serpico da bu kolyeyi hiç çıkarmaz.

Bu Aralar

15 Ocak 2012

Bu aralar pek yazmaya mecalim yok açıkçası. Kış tabii büyük etken. Başka da bir şey yok aklımda ancak film izlemeye devam ediyorken onları not etmek istedim;

*** Double Indemnity 1944

Yine bir Billy Wilder şaheseri. Femme fatale filmlerinin babası da diyebiliriz. İnanılmaz bir gerilim yaşıyorsunuz filmde…

*** On The Waterfront 1954

Elia Kazan’ın yönetmenliğini yaptığı filmde gencecik bir Marlon Brando izliyoruz. Rıhtımlarda çalışan işçileri sömüren, mafyalaşmış bir sendikaya karşı yürütülen garip, yalnız bir mücadeleyi anlatan film muhteşem.

*** The Way We Were 1973

Sydney Pollack yönetmen, Barbra Streisand ve Robert Redford başrollerde olunca unutulmaz bir aşk hikayesi çıkmış ortaya. Aşkın kimyasının çözülemediğini bir kez daha gördüm diyebilirim. Barbra Streisand’ın söylediği filmle aynı ismi taşıyan şarkı da çok güzel.

*** Drive 2011

Nicholas Winding Refn yönetmenliğinde ki filmin başrolünde belki de son dönemin en göz dolduran yeni aktörü Ryan Gosling yeralıyor. 2011 yapımı olmasına rağmen filmin cool bir tadı var. Bu tadı tabii biraz da “Clint Eastwood” vari bir oyun sergilemiş olan Gosling’e borçlu.

*** The Seven Year Etch 1955

Yine Billy Wilder ve yine döneminin çok üzerinde bir film. Marilyn Monroe’nun şu çok ünlü beyaz elbisesinin eteklerinin uçuştuğu film olarak da anılıyor. ancak geniş planda olmaması hayal kırıklığı yaratıyor, şimdiden uyarayım.

Film Marilyn gibi bir komşusu olan evli bir adamın karısını aldatmamaya çalışmasının bir hikayesi aslında. Marilyn’in oynadığı karakter ise bildiğim kadarıyla aptal sarışın figürünün öne çıktığı ilk film. Mutlaka izlenmeli.

*** Nightmare Before Chrismast 1993

Yönetmenliğini Henry Selick de yapsa film bir Tim Burton klasiği olarak kalıyor akıllarda. Halbuki Tim Burton senaristmiş sadece. Onun filmlerinin tadı, kokusu var filmde. Korkunç karakterlerin sevimli yüzleri.

*** Serpico 1973

Sydney Lumet yönetmenliğinde, Al Pacino’nun bir oyuncu olarak belki de en başarılı rollerinden birini izliyoruz Serpico’da. Bozulmuş düzene karşı dürüstlüğünden ödün vermeyen bir polisin savaşı bu film.

*** Lock, Stock and Two Smoking Barrels 1998

Guy Ritchie’nin Snatch’inden önce çektiği ancak en az onun kadar muhteşem bir diğer filmi. Bu kadar geç izlediğim için pişmanım desem yeridir!

*** Anatomy Of A Murder 1959

Otto Preminger yönetmen, James Steward başrolde. En ünlü mahkeme filmlerinden biri olan film, failin hakli sebepleri varsa cinayet işleyebilir mi sorusunu işliyor, düşündürüyor.

*** When Harry Met Sally 1989

Rob Reiner yönetmenliğinde, Billy Crystal ve Meg Ryan’ı izliyoruz. Bir erkek ve bir kadının arkadaşlıklarının aşka dönüşmesini ancak bu sancılı sürecin ne kadar uzayabildiğini izliyoruz filmde. Oldukça sevimli bir film ama Woody Allen yönetseydi sanki çok daha unutulmaz bir film olurdu.

Ve şimdi biraz da müzik, The Way We Were – Barbra Streisand

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 284 other followers