Gerçek Karanlık
15 Ocak 2012
Biliyor muydunuz’a bir kaç madde eklesem dedim;
* Sin City’nin yönetmeni Frank Miller, Film Noir için şöyle bir yorumda bulunmuş; “film noir öyle sanıldığı gibi mekanlarla, ışıkla, kılık kıyafetle ilgili değil; direkt olarak karakterlerin iç karanlığı ile ilgilidir.”
* “Double Indemnity” 1920′lerde işlenen bir cinayetten esinlenilerek yazılan bir kitaptan uyarlanmış. Brian De Palma’nın ünlü Femme Fatale filminde televizyonda bu film görünüyormuş.
* Philedelphia filmi malum bir gay çift üzerine kuruludur. Ancak gerçek öyküye dayanmasına rağmen filmde bu bahsedilmez. Film sonrasında gay çiftin aileleri dava açmış ve tazminat kazanmışlar. Filmde Antonio Banderas’ın oynadığı eş de gerçek hayatta AIDS’e yakalnmış ve eşinden sanırım 4 yıl sonra o da ölmüş.
* Elia Kazan, 1909 yılında Türkiye’de doğmuş bir Rum’muş. Ancak 4 yaşında ailesi ABD’ye göç etmiş. Yılmaz Güney ile arkadaş olan yönetmen onu hapishanede ziyaret etmiş. Ancak 1950′lerde Amerika’da da komizm karşıtı bir dönem yaşanırken bir çok arkadaşını ihbar ettiği gerekçesiyle mimlenmiş birisidir. 1990 yılında Oscar’larda yaşam boyu ödülü alırken salonun yarısı bu oly sebebiyle kendisini protesto etmiş ve alkışlamamıştır. Sean Penn de protesto edenler arasındadır.
* Serpico filminde Serpico’yu oynayan Al Pacino’nun boynunda bir ayyıldız kolye görürüz. Gerçek bir polisin yaşamından uyarlanan filmde bu kolyenin hikayesi de çok ilginç. Serpico, polisliğinin ilk yıllarında Türkiye’den gelerek uzmanlık yapan bir polisle arkadaş olur. Bu Türk polis geri dönerken ona bu kolyeyi hediye eder ve Serpico da bu kolyeyi hiç çıkarmaz.
Bu Aralar
15 Ocak 2012
Bu aralar pek yazmaya mecalim yok açıkçası. Kış tabii büyük etken. Başka da bir şey yok aklımda ancak film izlemeye devam ediyorken onları not etmek istedim;
*** Double Indemnity 1944
Yine bir Billy Wilder şaheseri. Femme fatale filmlerinin babası da diyebiliriz. İnanılmaz bir gerilim yaşıyorsunuz filmde…
*** On The Waterfront 1954
Elia Kazan’ın yönetmenliğini yaptığı filmde gencecik bir Marlon Brando izliyoruz. Rıhtımlarda çalışan işçileri sömüren, mafyalaşmış bir sendikaya karşı yürütülen garip, yalnız bir mücadeleyi anlatan film muhteşem.
*** The Way We Were 1973
Sydney Pollack yönetmen, Barbra Streisand ve Robert Redford başrollerde olunca unutulmaz bir aşk hikayesi çıkmış ortaya. Aşkın kimyasının çözülemediğini bir kez daha gördüm diyebilirim. Barbra Streisand’ın söylediği filmle aynı ismi taşıyan şarkı da çok güzel.
*** Drive 2011
Nicholas Winding Refn yönetmenliğinde ki filmin başrolünde belki de son dönemin en göz dolduran yeni aktörü Ryan Gosling yeralıyor. 2011 yapımı olmasına rağmen filmin cool bir tadı var. Bu tadı tabii biraz da “Clint Eastwood” vari bir oyun sergilemiş olan Gosling’e borçlu.
*** The Seven Year Etch 1955
Yine Billy Wilder ve yine döneminin çok üzerinde bir film. Marilyn Monroe’nun şu çok ünlü beyaz elbisesinin eteklerinin uçuştuğu film olarak da anılıyor. ancak geniş planda olmaması hayal kırıklığı yaratıyor, şimdiden uyarayım.
Film Marilyn gibi bir komşusu olan evli bir adamın karısını aldatmamaya çalışmasının bir hikayesi aslında. Marilyn’in oynadığı karakter ise bildiğim kadarıyla aptal sarışın figürünün öne çıktığı ilk film. Mutlaka izlenmeli.
*** Nightmare Before Chrismast 1993
Yönetmenliğini Henry Selick de yapsa film bir Tim Burton klasiği olarak kalıyor akıllarda. Halbuki Tim Burton senaristmiş sadece. Onun filmlerinin tadı, kokusu var filmde. Korkunç karakterlerin sevimli yüzleri.
*** Serpico 1973
Sydney Lumet yönetmenliğinde, Al Pacino’nun bir oyuncu olarak belki de en başarılı rollerinden birini izliyoruz Serpico’da. Bozulmuş düzene karşı dürüstlüğünden ödün vermeyen bir polisin savaşı bu film.
*** Lock, Stock and Two Smoking Barrels 1998
Guy Ritchie’nin Snatch’inden önce çektiği ancak en az onun kadar muhteşem bir diğer filmi. Bu kadar geç izlediğim için pişmanım desem yeridir!
*** Anatomy Of A Murder 1959
Otto Preminger yönetmen, James Steward başrolde. En ünlü mahkeme filmlerinden biri olan film, failin hakli sebepleri varsa cinayet işleyebilir mi sorusunu işliyor, düşündürüyor.
*** When Harry Met Sally 1989
Rob Reiner yönetmenliğinde, Billy Crystal ve Meg Ryan’ı izliyoruz. Bir erkek ve bir kadının arkadaşlıklarının aşka dönüşmesini ancak bu sancılı sürecin ne kadar uzayabildiğini izliyoruz filmde. Oldukça sevimli bir film ama Woody Allen yönetseydi sanki çok daha unutulmaz bir film olurdu.
Ve şimdi biraz da müzik, The Way We Were – Barbra Streisand
Mission Impossible: Ghost Protocol
08 Ocak 2012
Görevimiz Tehlike 4
Beklenenin ne üzerinde ne de altında 4. Görevimiz Tehlike. Bazı sahnelerde yüreğiniz ağzınıza gelirken bazı sahnelerde de yok canım o kadar da değil diyorsunuz kendinize.
Ajanımız Ethan Hunt’ın bir hapishaneden kaçmasıyla başlıyor film. Garip bir telefon kulübesinde yeni görevini dinliyor ve ekibi ile birlikte kabul ediyor. Rusya’da başlayıp, Dubai’de biten görevleri nükleer bir savaşın çıkma ihtimalini önlemek.
Filmin cast’ında yer alan Hosh Holloway yani nam-ı diğer Sawyer hayranları ise bu sihre inanmasınlar. Maalesef rolü 2-3 dakika ile sınırlı…
Sonlarında ağır bir BMW şovu var. Kullanılan 4 araç da hurda oluyorlarsa da görkemleri ve güzellikleri ile içinizi yakıyorlar. Ne kadar sevdiğim yazımın görselinden de belli oluyordur zaten…
Açıkçası ben beğendim, sıkı bir macera filmi olmuş. Heyecanla izleniyor. Başka da bir şey beklemeye gerek yok bence…
Gerilim Dedikleri
28 Kasım 2011
The Conversation
1974 / ynt: francis ford coppola / oyc: gene hackman, robert duvall, john cazale / gerilim, suç / abd
Coppola’nın 2 Godfather arasında çektiği psikolojik gerilim filmi “The Conversation”, psikolojik gerilim olarak bugüne dek izlediğim filmlerin belki de ne iyisi.
Bugger, dedektiflikten farklı olarak mesleği sadece izleme/dinleme olan kişilere deniyor ve film bu konu üzerinden ilerliyor. Mesleğinin en iyisi olarak kabul edilen Harry Caul, takip ettiği bir çiftin konustuklarından rahatsız olarak işin üzerine daha fazla eğiliyor. Detaya daldıkça da boğuluyor bir anlamda.
Tüm bu detay araştırmalarını yaptığı sırada biz izleyenler de onun yalnız ve oldukça da uzaklaşmış biri olduğunu gözlemliyoruz. Bu uzaklaşmanın ne kadarının meslek icabı olduğu da merak konusu.
Film boyunca üzerinden çıkarmadığı plastik yağmurluk benim oldukça dikkatimi çekti. Dedektiflerin pardesülerine bir gönderme mi anlayamadım.
Gee Hackman uzaklaşmış insan profilini çizmekte çok başarılı. Harrison Ford’u da oldukça küçük bir rolde ve belki de kariyerinin ilk önemli filminde izliyoruz. Yönetmenin sevdiği oyunculardan biri John Cazale ve Robert Duvall da filmde rol alan önemli isimler.
Film boyunca gerilimi, baskıyı ve baş karakterin yaşadığı gizemi hissedebiliyorsunuz. Son 20 dakikaya kadar oldukça durağan ilerlese de sürpriz finali ile oldukça şaşırtmayı başarıyor.
Bülbülü Öldürmek
19 Kasım 2011
To Kill A Mockingbird
1962 / tr: bülbülü öldürmek / oyc: gregory pack, mary badham, philip alfrod / drama, gerilim, suç /abd / 129 dk
Harper Lee’nin aynı isimli romanından uyarlanan film büyük buhran sonrası Amerika’nın güneyinde bulunan küçük bir kasabada geçiyor. Bir kız çocuğunun dilinden aktarılan hikaye, insanlığın temel problemleri üzerine: ırkçılık, cehalet, kadın erkek eşitsizliği, yoksulluk vb
Hikaye anlatıcımız Scout 6 yaşlarında yaramaz, haşarı ama bir çok sevimli bir kız çocuğudur. Kendisinden 4 yaş büyük ağabeyiyle çok güzel anlaşırlar. Annelerinin ölümünden sonra avukat babaları Atticus tarafından yetiştirilmektedirler.
İşte bu sıralarda beyaz bir kadına tecavüz suçu ile yargılanan bir zencinin avukatlığı bu tatlı kardeşlerin babasına düşer. Tam bir adalet koruyucusu olan Atticus sonuna dek müvekkilini savunur.
Bir çok dalda oskara aday gösterilen filmde avukat babayı oynayan Gregory Pack en iyi erkek dalında ödülü kazanmış. Tüm filmi izleyenler aynı kanıdadır ki bu rolü ile ödülü sonuna dek hak eder. Son savunma kısmında jüriye yaptığı konuşma sahnesi sinemanın en ünlülerinden biridir.
Filme ya da daha doğrusu kitaba adını veren olgu ise çok derin. “To kill a mockingbird” tam anlamıyla masum bir canlıyı cezalandırmak olarak tanımlanıyor. İşte bu filmde de bir çok kurban var bir şekilde cezalandırılan. Komşu Boo, sanık Tom bunlardan sadece en göze batanları…
Filmi izlerken hem iki kardeşe hem de babanın çocuk yetiştirme usulüne hayran kalıyorsunuz.
Film, pek çok listede en iyi mahkeme filmi olarak da birinci sırada yer alıyor.
Konusu ve oyunculukların muhteşem olduğunu söyleyebilirim. Kitabı okuyan bir çok kişinin filmi yetersiz bulduğunu da belirtmeliyim. Ben ise filmde bazı kopuklukların olduğunu ancak bunların çok önemli olmadığını düşünüyorum. Hem karakterlerin sağlamlığı, hem mesajın tam olarak anlaşılıyor olmasıyla film bana göre dört dörtlük…
Erkek Kadın Olunca
16 Kasım 2011
Tootsie
1982 / ynt: sydney pollack / oyc: dustin hoffman, jessica lange, bill murray / drama, komedi / abd
1980′li yılların başındayız. New York’da bulunan oyuncular kıran kırana bir rol kapma savaşı içindeler. Çok iyi bir oyuncu olmasına rağmen agresif tutumu ile tanınan Michael Dorsay’in bu savaşta kazanma şansı yok gibi. Ancak dahiyane bir fikir ile kadın kılığına giriyor ve bir TV dizisinde rol kapmayı başarıyor. İşte Tootsie, hem bu rol sırasında yaşadığı zorluklar hem de özel hayatındakiler üzerine bir film.
Zaman zaman drama olsa da bazı bölümlerde kahkahalarla güldürebiliyor.
Bu film de diğer Dustin Hoffman filmleri gibi, yani sadece başrolde o yok. Filmin her anı, her karesi onun. Hep onu görüyor, seviyor ve anlıyoruz. Yan karakterler onun sıcaklığı yanında sönük kalıyor.
En ilginç yanlarından biri de bu filmde Dustin Hoffman, tıpkı rolünde oynadığı karakter gibi kendi makyajını yapıp, kaşlarını kendisi almış.
O kadar iyi bir oyuncu ki o, başkası oysaydı bu kadar sever miydik demeden edemiyor insan…
Kadınların iş yaşamındaki sıkıntılara değinirken zaman zaman esprili bir yol izlemiş olsa da aslında bu film, hem kadın erkek eşitsizliğine hem de dizi-sinema dünyasına ağır bir eleştiri. Her sahnesinde kendinizi filmin içinde hissedebiliyor olmanızla da mükemmel bir film.
Şiddetler tavsiye ederim…
Yalnız Kalmak Üzerine
15 Kasım 2011
High Noon
1952 / tr : kahraman şerif / ynt: fred zinneman / oyc: gary cooper, grace kelly / tür : western, dram / abd
Görevinin son günü olan Şerif Kane, evlenerek başka şehre taşınmak üzeredir. Ancak son dakikada hapse attırdığı azılı haydut Frank Miller’ın şehre öğle treni ile geri döneceğini öğrenir. Bunun üzerine son kez görevini yerine getirmeye ve şehrini korumaya karar verir. Film bu savaşa hazırlanışı ve dostları tarafından böylesine büyük bir olayda yalnız bırakılması üzerinedir.
85 dakika gibi kısa bir süreyi kapsayan film nerdeyse gerçek zamanlı ilerliyor. Trenin geliş saati yaklaştıkça gerilim de artıyor. Özellikle yardım istediği kişilerin şerifi geri çevirmesi ve beklemediği bu yalnız kalış üzerine haklı davasında yol almaya devam etmesi izlenmeye değer.
Gary Cooper başrolde hemen hemen tüm filmi sırtlıyor. Tüm dramı, çaresizliği, bilgeliği, inatçılığı ayrı ayrı okuyoruz bakışlarında. Yardım istiyor ancak red cevaplarına bozulmuyor, şaşırmıyor. Sadece yoluna devam ediyor.
İyi, Kötü ve Çirkin’den Lee Van Cleef de daha filmin başında görülerek tanıdık biri hissiyatı yaratmıyor değil. Şerif Kane’in karısı rolünde izlediğimiz Grace Kelly’nin ikinci başrol filmiymiş.
Belki de sinema tarihinde yüzlerce kez ele alınan “tam emekli olacakken bir son görev çıkması” olgusunun ilk filmidir “High Noon”…
Tüm film boyunca nerdeyse bir şarkı kullanılması ve bu şarkının konuyu nerdeyse özetlemesi de ilginç bir detay. İzleyen birinin, film boyunca sıkça tekrar eden melodiyi unutması imkansız gibi.
Yalnız kalmak ve dost sandıkları tarafından yarı yolda bırakılmak üzerine mutlaka izlenmesi gereken bir film bu. Soundtrack’ini de dinletmeden konuyu kapatmayayım;
Hadi Aya Gidelim!
29 Ekim 2011
Le Voyage Dans La Lune
1902 / aya seyahat / ynt, görüntü ynt, senarist, baş oyuncu : georges melies / bilimkurgu, fantastik / 14 dk / fransa
Siyah beyaz olarak, sessiz sinema döneminde çekilmiş ilk fantastik, bilimkurgu filmidir “Aya Seyahat”. Animasyon ve özel efekt kullanılan ilk film olarak da sayabiliriz.
Orijinallerine bağlı kalınmadan, zamanının iki popüler romanından uyarlanmış: Jules Verne’in yazdığı Dünyadan Aya ve H. G. Wells’in yazdığı Aydaki İlk İnsanlar.
Gökbilimcilerin, bir fitil ile aya gidebileceklerini düşündüklerini kurula açıkladıkları sahne ile açılır film. Sonrasında bir itiraz olsa da kurul ikna edilir ve törenlerle aya seyahat başlar. 5 gökbilimci bir fitil ile yola çıkar. Fitil tam da ayın gözüne isabet ederek iniş yapar. Bir süre sonra yaşayan ve bir şemsiye darbesiyle toza dönüşen selenitlerle karşılaşırlar. Selenitler onları yakalayıp krallarına götürse de bir fırsat yaratarak kaçmayı başarırlar. Sonrasında fitillerini bulup dünyaya geri döner ve tabii yine törenlerle karşılanırlar.
Fantastik sinema üzerine bir çok film seyrettikten sonra bu film tabii bize komik geliyor. Ancak o yılları düşünürsek ne büyük bir hayalgücüne şahitlik ettiğimizi anlayabiliriz.
Ayın bir insan yüzü gibi gösterilmesi, fitilin tam da ayın gözüne iniş yapması, selenitlerin bir şemsiye darbesiyle toz olmaları, bir mağarada dev mantarların olması ve bir şemsiyenin mantara dönüşmesi, fitilin dünyaya bir ucurumdan bırakılarak dönmesi gibi hayal ötesi bir çok sahne sığdırılmış 14 dakikaya.
1902 yılında insanların hayal gücü ile o dönemin teknik koşulsuzluklarının birleşmesi ortaya hem çok komik hem de mucizevi bir eser çıkarmış.
Ayrıca bu filmle birlikte tarihin belki de ilk korsancılığı yaşanmış, kopyası yönetmenin bilgisi ve izni olmaksızın amerikaya götürülmüş ve gösterilmiş, büyük paralar kazandırmıştır.
Psycho üzerine..
28 Ekim 2011
Son dönemlerde bir film seyredip üzerine internette araştırma yapmak kendi adıma geliştirdiğim yeni bir huy oldu. Bu arşatırma sonucu işte Psycho üzerine bulduklarım.
* Robert Bloch’un kitabından uyarlanmış film. İşte filmde göremediğimiz bazı detaylar;
Babasını trafik kazasında kaybettikten sonra annesi ve kızkardeşi Lila’ya bakmak zorunda kalan Marion, bir önceki erkek arkadaşının kendisini başka bir kadın için bırakması sebebiyle de oldukça zorlu koşullardan geliyor. Aslında böyle baktığımızda parayı alıp uzaklaşmasını daha normal bulabiliriz.
Takip eden ilk polis kitap yer almıyormuş. Ayrıca kitapta iki araba değiştiriyormuş.
Dedektif de Sam ve Lila üzerinden değil hem evini hem de bu arabaların izini sürerek ulaşıyormuş Bates Otel gerçeğine.
Kitapta Lila tuvaletten kağıt parçası değil kanlı küpeler buluyormuş. Sam ise kitapta daha kılınık tasvir edilmiş.
Norman filmdekinin aksine şişman, gözlüklü ve çok daha fazla kekeliyormuş. Bilmediğimiz bir başka detay da Norman annesinin yazısını taklit edebildiği için onu öldürdükten sonra adına bir intihar mektubu yazmış. Bu sebeple herkes intihar ettiğini düşünmüş.
Ayrıca Norman sürekli kitap okuyormuş. Bu kitaplar sihirbazlık, gaipten haber alma, uzay, metafizik ve müstehcen fotoğraflar içerdiğinden Norman, “yamyamlık, şeytan ruhluluk, anasıyla münasebette bulunmak ve ölü sevicilikle” suçlanıyormuş.
* Filmde karakterler iyi bir şey yaparken aydınlıkta, kötü bir şey yaparken karanlıktadır. Bir çok planda karakterlerin yüzünün bir kısmı aydınlıki bir kısmı karanlıktadır. İnsan ruhunda ki karanlığı vurgulamak içinözellikle bu şekilde çekilmiş.
Marion da hırsızlığı yapmadan önce beyaz iç çamaşırı giyer, yaptuktan sonra siyah.
* Duş sahnesi 70 kamera ile ve 7 günde çekilmiş.
* Filmde 2 planda arabayı sürenler şöför kapısından değil de yolcu kapısından inerler. Sadece kamerada inmeleri çıksın, açı büyümesin diye midir merak ediyorum?
* Marion’un iş arkadaşını canlandıran hanım kızımız, Alfred Hitchcock’un öz kızıdır.
dipteyim, sondayım, depresyondayım
23 Ekim 2011
bu ara öyle. dipte, sonda ve depresyondayım…
hayatımın hiçbir döneminde olmadığım kadar net hissediyorum “hissetiklerimi”
hayatımda ilk kez “ne istediğimi”, “tam olarak” biliyorum.
karanlık filmler izleyip, karanlık kitaplar okuyorum.
gülen yüzüm yine gülüyor yani ”gülen yüzüm solmadı” garip bir şekilde.
gülüp eğlenip, gezip tozuyorum. bir sürü hayaller kuruyorum.
ama içimde bir yerlerde dipte, sonda ve depresyondayım.





